Senetle ispat zorunluluğunun istisnalarından manevî imkânsızlık hâlleri
L'un des dérogations à l'exigence de la preuve par écrit: L'impossibilité morale
- Tez No: 971253
- Danışmanlar: DOÇ. DR. NUR BOLAYIR
- Tez Türü: Yüksek Lisans
- Konular: Hukuk, Law
- Anahtar Kelimeler: Senetle ispat kuralları, Proof by deed rules
- Yıl: 2025
- Dil: Türkçe
- Üniversite: Galatasaray Üniversitesi
- Enstitü: Sosyal Bilimler Enstitüsü
- Ana Bilim Dalı: Özel Hukuk Ana Bilim Dalı
- Bilim Dalı: Belirtilmemiş.
- Sayfa Sayısı: Belirtilmemiş.
Özet
Hukukî işlemlerin, yalnızca özellik arz eden bir yazılı delil olan senetle (resmî senet veya adî senet) ispat edilebileceğini düzenlemek amacıyla senetle ispat zorunluluğu kuralı düzenlenmiştir. İspat hukukuna ilişkin önemli bir sınırlama teşkil eden bu kural, belirli bir miktar veya değerin üstündeki hukukî işlemlerin senet dışında kesin delil niteliğini haiz yemin ve kesin hükümle de ispatlanmasına imkân tanımaktadır. Bu kural, esasen hukukî işlemlerin takdiri delillerle ve doğal olarak tanıkla ispatlanmasını yasakladığından tanıkla ispat yasağı olarak da adlandırılmaktadır. Bu doğrultuda, elinde senet bulunmayan tarafın söz konusu hukukî işlemleri ispatlaması engellenmektedir. Fransız Hukuku'nda temelleri atılan senetle ispat zorunluluğu kuralı, dört yüz elli yılı aşkın köklü bir geçmişe dayanmaktadır. Hukukun yüzyıllara dayanan gelişim sürecine eşlik eden bu kural da zaman içinde değişikliklere uğramıştır. Söz konusu değişiklikler arasında, bu kurala istisna getiren yazılı delil başlangıcı ve özellikle imkânsızlık hâlleri ayrı bir önem taşımaktadır. Zira, söz konusu imkânsızlık hâlleri Fransız mahkeme kararlarıyla şekillenmiş ve geniş bir şekilde yorumlanmıştır. Bu doğrultuda, senet düzenlenmesine engel olan taraflara özgü sebepler de manevî imkânsızlık hâlleri olarak dikkate alınmıştır. Bu durumda, elinde senet bulundurmayan tarafın özellikle senet düzenlemesini imkânsız hâle getiren manevî bir engel bulunması hâlinde, söz konusu hukukî işlemleri ispatlamasına imkân tanınmıştır. Manevî imkânsızlık hâlleri, esasen taraflar arasındaki ilişkinin niteliğine ve toplumsal alışkanlıkların bu ilişkiye etkisine göre ortaya çıkmaktadır. Fransız mahkemeleri, elinde senet bulundurmayan tarafın durumunu inceledikten sonra söz konusu manevî imkânsızlık hâlinin bulunup bulunmadığına karar vermektedir. Aynı zamanda, Fransız Hukuku'ndan esinlenen hukuk sistemlerinden biri olan Türk Hukuku'nda da senetle ispat zorunluluğu kuralı ve bu kuralın istisnaları düzenlenmektedir. Fransız Hukuku'ndan esinlenmekle birlikte, çeşitli farklılıklara da yer verilmiştir. Bu farklılıkların arasında özellikle imkânsızlık hâlleri dikkat çekmektedir. Türk Hukuku'nda söz konusu imkânsızlık hâlleri açıkça sayılmaktadır. Bu durumda, elinde senet bulundurmayan tarafın özellikle senet düzenlemesini imkânsız hâle getiren manevî engeller sınırlandırılmıştır. Bu manevî imkânsızlık hâlleri, tarafların arasında belirli ilişkilerin bulunması ve söz konusu hukukî işlemin senede bağlanmamasının teamül olarak yerleşmesidir. Türk mahkemeleri, yalnızca elinde senet bulundurmayan tarafın durumunun kanunda sayılan hâllerden biri olup olmadığını incelemektedir. Fransız Hukuku'nda, taraflar arasındaki ilişkinin niteliğine göre senet düzenlenmesinin imkânsız olduğuna karar verilebilmektedir. Tarafların arasındaki ilişkinin manevî imkânsızlık oluşturması için belirli bir duygusal yakınlık ve güven ilişkisi içermesi gerekmektedir. Bu durumda, senet düzenlenmesinin tarafların arasındaki ilişkiyi zedeleyeceği kabul edilmektedir. Türk Hukuku'nda da taraflar arasındaki ilişkinin niteliğine göre senet düzenlenmesinin imkânsız olduğuna karar verilmektedir. Buna karşın, taraflar arasındaki ilişkinin içerdiği duygusal yakınlık ve güven ilişkisi incelenmemektedir. Taraflar arasındaki ilişkinin, belirli hısımlar veya eşler arasında olması gerekmektedir. Bu ilişkiler,“yakın hısımlık”ilişkileri olarak nitelendirilmektedir. Bu durumda da, senet düzenlenmesinin özellikle belirli hısımlar ve eşler arasındaki yakın ilişkileri zedeleyeceği kabul edilmektedir. Fransız mahkemeleri, taraflar arasındaki ilişkinin duygusal yakınlık ve güven ilişkisi içerip içermediği göre manevî imkânsızlığa karar vermektedir. Fransız mahkemelerinin manevî imkânsızlığa karar vermesi hâlinde tanıkla ispat imkânı tanınmaktadır. Türk mahkemeleri ise taraflar arasında belirli bir ilişkinin bulunup bulunmamasına göre tanıkla ispat imkânına karar vermektedir. Türk toplumunun yapısında ailevî ilişkiler ve hısımlık ilişkileri önemli bir yere sahiptir. Bu durumda, kanunda sayılmayan hısımlık ilişkilerinde de belirli bir duygusal yakınlık ve güven ilişkisi bulunabilmektedir. Söz konusu duygusal yakınlık ve güven ilişkisi sebebiyle senet düzenlenmesi, taraflar arasındaki ilişkiyi zedeleyebilecektir. Buna rağmen kanunda sayılan belirli ilişkilerden olmadığından, bu gerekçeyle tanıkla ispat imkânı tanınamamaktadır. Bu durumda, kanunda yer alan diğer imkânsızlık hâllerine başvurulabileceği kabul edilmektedir. Türk mahkemeleri de kanunda sayılmayan hısımlar arasında senet düzenlenmemesinin teamül olarak yerleşip yerleşmediğini incelemektedir. Taraflar arasındaki belirli ilişkilerin varlığına göre senetle ispat zorunluluğu kuralı ortadan kalkabilmektedir. Belirli hısımlar ve eşler arasındaki ilişki hukukî işlemin tarafları arasında olabileceği gibi, farklı şekillerde de ortaya çıkabilmektedir. Bunun için hukukî işlemin tarafı olmayan kişilerin de etkilenmesi gerekmektedir. Söz konusu etki temsil ilişkilerinde, dava arkadaşlığında veya davaya müdahale hâlinde ortaya çıkabilmektedir. Temsil ilişkilerinde esas olarak temsil olunan, temsilci ve üçüncü kişi bulunmaktadır. Belirli ilişki, temsil olunan ile temsil eden arasında ise temsil yetkisini; fakat temsil olunan ile üçüncü kişi arasında ise gerçekleştirilen hukukî işlemi etkilemektedir. Temel kural, senetle ispat zorunluluğu kuralının hukukî işlemin tarafları bakımından geçerli olacağıdır. Hukukî işlemin tarafı olmayan kişilerin, söz konusu hukukî işlem için senet düzenlemesi beklenememektedir. Bu nedenle, belirli hısımlar ve eşler arasındaki ilişkinin taraflarının tespit edilmesi önem arz etmektedir. Dava arkadaşlığında, senetle ispat zorunluluğu kuralının bertaraf edilmesi için belirli hısımlardan veya eşlerden birinin davacılar ve diğerinin davalılar arasında bulunması gerekmektedir. İhtiyarî dava arkadaşlığında belirli hısımlık ilişkisi, yalnızca söz konusu hısımlık ilişkisinin taraflarını etkilemektedir. Bu durumda, ihtiyarî dava arkadaşlarından birinin, diğerinin hısımlık veya eş ilişkisinden yararlanması söz konusu değildir. Mecburi dava arkadaşlığında ise mecburî dava arkadaşlarından tümünün, mecburî dava arkadaşlarından birinin hısımlık ilişkisinden yararlanması kabul edilememelidir. Davaya müdahale hâlinde müdahalenin türü önem arz etmektedir. Aslî müdahale hâlinde ayrı bir dava söz konusudur. Bu davanın davacı ve davalılarından biri arasındaki belirli ilişki, tanıkla ispat imkânı tanıyabilecektir. Fer'i müdahale hâlinde ise fer'i müdahil, davaya katıldığı tarafının bağlı bulunduğu ispat rejimine tâbi olacaktır. Bu durumda davanın taraflarına tanınmayan tanıkla ispat imkânı fer'i müdahile de tanınamayacaktır. Tanıkla ispat imkânının tanınması için Fransız Hukuku'nda manevî imkânsızlığın ispatlanması gerekmektedir. Buna karşın, Türk Hukuku'nda belirli ilişkilerin varlığının tespit edilmesi yeterlidir. Hısımlık ilişkileri, kamu düzeninden sayılmaktadır. Bu nedenle, Türk mahkemeleri hısımlık ilişkilerini re'sen araştırabilecektir. Taraflar arasındaki ilişkinin niteliğine veya kanunda sayılan belirli ilişkilere rağmen taraflar senet düzenleyebilmektedir. Bu durumda, taraflar arasındaki manevî imkânsızlığın ortadan kaldırıldığı kabul edilmektedir. Tarafların aralarında düzenlediği senet, beyaza imza şeklinde düzenlenmiş olabilir. Tarafların mahkemeye sahte senet sunması hâlinde de söz konusu taraf manevî imkânsızlığı reddetmektedir. Aynı zamanda, tarafların arasındaki manevî imkânsızlığı ortadan kaldıran çeşitli hukukî işlemlere değinilmiştir. Bu hukukî işlemler kefalet, muvazaa ve inanç unsuru içeren hukukî işlemlerdir. Fransız Hukuku'nda ve Türk Hukuku'nda, benzer şekilde, toplumsal alışkanlıkların teamül olarak yerleşmesine göre senet düzenlenmesinin imkânsız olduğuna karar verilebilmektedir. Belirli bir hukukî işlemin senede bağlanmamasında toplumsal alışkanlık olabilmektedir. Bu durumda, tarafların teamüle uygun davranmaları beklenmektedir. Bu nedenle, senet düzenlenmesinde manevî imkânsızlık bulunduğu kabul edilmektedir. İşin niteliğine ve tarafların durumlarına göre senede bağlanmaması teamül olarak yerleşen hukukî işlemlerde senetle ispat zorunluluğu kuralı aranmamaktadır. Bu durumda hukukî işlemin yapıldığı yerde ve zamanda teamülün geçerli olması beklenmektedir. Bu durum, belirli bir bölgede yaygın bir şekilde, devamlı olarak ve belirli bir zorunluluk inancıyla senet düzenlememeyi gerektirmektedir. Tanıkla ispat imkânının tanınması için Fransız Hukuku'nda genel olarak manevî imkânsızlığın ispatlanması gerekmektedir. Buna karşın, 1 Ekim 2016 tarihinden itibaren teamül hâlinde ayrıca tanıkla ispat imkânı tanınmıştır. Bu doğrultuda, Türk Hukuku ile benzer bir nitelik kazanmıştır. Zira, Türk Hukuku'nda da hukukî işlemin senede bağlanmamasının teamül olarak yerleştiğinin ispat edilmesi yeterlidir. Manevî imkânsızlığın ayrıca ispat edilmesine gerek kalmamaktadır. Ayrıca, senet düzenlenmemesi teamülünün taraflarca ileri sürülmesi aranmaktadır. Teamülün varlığını taraflar ispatlamaktadır. Ne Fransız mahkemeleri ne Türk mahkemeleri teamülün varlığını re'sen araştıracaktır. Hukukî işlemlerin senede bağlanmamasının teamül olarak yerleştiği kabul edilen belirli hukukî ilişkiler bulunmaktadır. Bunlara, başta ticari ilişkiler olmak üzere hizmet sözleşmelerine, taşıma sözleşmelerine, nişan hediyelerine ve köylülere ilişkin hukukî işlemleri içeren ilişkiler örnek verilmektedir. Toplumsal alışkanlıkların teamül olarak yerleşmesine rağmen taraflar senet düzenleyebilmektedir. Bu durumda, tarafların arasındaki manevî imkânsızlığın ortadan kaldırıldığı, daha doğrusu teamülün taraflar arasında uygulanmayacağı, kabul edilebilmektedir. Toplumun iradesiyle ortaya çıkan teamülün, tarafların iradesiyle ortadan kaldırılması söz konusu olmaktadır.
Özet (Çeviri)
The rule of proof by deed (instrumentum) is established to prescribe that legal acts may be proven solely by means of a deed (an authenticated deed or a simple deed) constituting a particular category of written evidence. This rule, representing a significant limitation within the law of evidence, permits legal acts exceeding a specified amount or value to be established not only by a deed, but also by other forms of perfect evidence, such as an oath or a final judgment. Essentially, as this rule prohibits the proof of legal acts by imperfect evidence and, per se, by witness testimony, it is also referred to as the prohibition of proof by witnesses. Consequently, any party lacking possession of a deed is precluded from establishing or proving the legal acts in question. In French law, the rule of proof by deed, founded on a tradition extending for more than four hundred and fifty years as of today, has a long-established history. This rule has accompanied the centuries-long development of French law and has also undergone changes over time. Among these changes, the commencement of written evidence, and particularly the cases of impossibility, that constitute exceptions to this rule, hold particular significance. These cases of impossibility, shaped and refined through the jurisprudence of French courts, have been interpreted broadly. In this respect, personal reasons of the parties that prevent the execution of a deed have also been considered as cases of moral impossibility. Where a party lacking possession of a deed is confronted with a moral impediment rendering the execution of such a deed impossible, that party is permitted to establish the legal acts through other means of proof. Cases of moral impossibility essentially arise depending on the nature of the relationship between the parties and the influence of social customs upon that relationship. The French courts examine the circumstances of the party lacking a deed and decide whether such a moral impossibility exists in the case. Similarly, in Turkish law, which is one of the legal systems inspired by French law, the rule of proof by deed and its exceptions are also regulated. Although inspired by French law, multiple differences have been introduced. Among these differences, the cases of impossibility are particularly noteworthy. In Turkish law, such cases of impossibility are explicitly enumerated. In this situation, especially the moral impediments that make it impossible to execute a deed are limited. These cases of moral impossibility consist of the existence of certain kinship relations between the parties and the establishment of a custom whereby the relevant legal act is not reduced nor obliged to writing. Turkish courts examine only whether the situation of the party lacking a deed falls within one of the cases enumerated in the statute. In French law, it may be decided that the execution of a deed is impossible according to the nature of the relationship between the parties. For such a relationship to constitute a case of moral impossibility, it must include a certain degree of emotional closeness and mutual trust. In such circumstances, it is accepted that the execution of a deed would damage the relationship between the parties. In Turkish law, it may also be decided that the execution of a deed is impossible having regard to the nature of the relationship between the parties. However, the emotional closeness and trust inherent to that relationship are not examined. The relationship between the parties must be one of certain kinship relations. These kinship relations are categorized as close kinship relations. In such circumstances, it is accepted that the execution of a deed would, particularly, damage the relationship between close relatives. French courts determine the existence of moral impossibility by assessing whether the relationship between the parties involves emotional closeness and mutual trust. Where moral impossibility is established, proof by witness testimony is permitted. By contrast, Turkish courts determine the admissibility of witness testimony by reference to whether the parties are connected by one of the specific kinship relations enumerated in the statute. Kinship relations occupy an important place in the structure of Turkish society. Consequently, even in kinship relations not enumerated in the statute, a certain degree of emotional closeness and mutual trust may exist. Such emotional closeness and mutual trust may render the execution of a deed likely to damage the relationship between the parties. Nevertheless, since such a relationship does not fall within the category of close kinship relations enumerated in the statute, witness testimony cannot be admitted on this ground. In such circumstances, other cases of impossibility listed in the statute may be invoked instead. Turkish courts also examine, in the case of relatives not enumerated in the statute, whether the non-execution of a deed has become established as a custom. The rule of proof by deed may be set aside where a close kinship relation exists between the parties. Such a close kinship relation may arise between the parties to the legal act itself and in other contexts as well. A close kinship relation may exist between the parties to the legal act, but it may also arise in other ways. For this, persons who are not parties to the legal act must also be affected. This effect may arise in cases of representation, joinder of parties, or intervention in proceedings. In relationships of representation, there are, in principle, three actors: the principal, the representative, and the third party. Where the close kinship relation exists between the principal and the representative, it affects the authority of representation; where it exists between the principal and the third party, it affects the legal act performed. The general rule is that the requirement of proof by deed applies to the parties to the legal act. Persons who are not parties to the legal act cannot be expected to execute a deed in respect of that legal act. It is, therefore, particularly important to determine the parties between whom the close kinship relation exists. In joinder of parties, the rule of proof by deed may be set aside only where one of the close relatives is among the claimants and the other is among the defendants. In voluntary joinder of parties, a close kinship relation affects only the parties to that kinship relation. In such a case, it is not possible for one voluntary co-party to benefit from the kinship relation of another. In mandatory joinder of parties, it should likewise not be accepted that all the mandatory co-parties may benefit from the kinship relation of one among them. In the case of intervention in proceedings, the type of intervention is of significance. In principal intervention, a separate action is at issue. A close kinship relation between one of the claimants and one of the defendants in that action may allow proof by witness testimony. In accessory intervention, however, the accessory intervenor is subject to the evidentiary regime applicable to the party whom they support. In such a case, proof by witness testimony, if not granted to the parties to the action, cannot be granted to the accessory intervenor. In French law, the admissibility of testimonial evidence requires that moral impossibility be established. In contrast, in Turkish law, it is sufficient to determine the existence of a kinship relation. Kinship relations are considered matters of public order; therefore, Turkish courts may examine them ex officio. Notwithstanding the nature of the relationship between the parties or the existence of a close kinship relation, the parties may still execute a deed. In such a case, it is accepted that the moral impossibility between the parties has been removed. The deed executed between the parties may take the form of a signed blank document. Where the parties submit a forged deed to the court, such party is deemed to have renounced reliance on moral impossibility. Various legal acts that remove the moral impossibility between the parties are also addressed. These legal acts include suretyship, simulated transactions, and transactions containing an element of fiduciary obligation. In both French law and Turkish law, it may likewise be determined that it is impossible to obtain written evidence, where social practices have become established as customary usage. Certain legal acts may, by custom, not be reduced to writing. In such circumstances, the parties are expected to act in conformity with the established usage, and it is accordingly accepted that there exists a moral impossibility in procuring written evidence. Where, having regard to the nature of the legal act and the circumstances of the parties, it is customary not to reduce the legal act to writing, the rule of proof by deed is dispensed with. In such a case, the custom must be in force in the place and at the time the legal act is concluded. This presupposes that the practice of not reducing such legal acts to writing is widespread, continuous, and observed with a belief in its obligatory character. Under French law, the admissibility of witness testimony generally requires proof of moral impossibility. Since 1 October 2016, however, witness testimony has also been admissible where an established custom exists. In this respect, French law has acquired a similar character to Turkish law, in which it suffices to prove that the legal act is customarily not reduced to writing, without the need to establish moral impossibility in addition. Moreover, the custom must be pleaded by the parties, who bear the burden of proving its existence. Neither the French courts nor the Turkish courts will ascertain the existence of such a custom ex officio. Certain categories of legal relationships are recognized as being subject to the custom of not reducing legal acts to writing. Examples include commercial relationships, as well as contracts of employment, contracts of carriage, engagement gifts, and transactions between villagers. Notwithstanding the existence of such a custom, the parties may nevertheless draw up a deed. In such circumstances, it is accepted that the moral impossibility between the parties has been removed, or, more precisely, that the custom will not apply to their relationship. A custom arising from the will of society may thus be set aside by the will of the parties.
Benzer Tezler
- Senetle ispat kuralının istisnalarından teamül gereği senede bağlanmayan hukuki işlemler
Legal transactions not documented as a customary exemption from the proof by document rule
ELİF ŞEKER AYYILDIZ
Yüksek Lisans
Türkçe
2025
HukukDicle ÜniversitesiÖzel Hukuk Ana Bilim Dalı
DR. ÖĞR. ÜYESİ ÖMER FARUK DEMİR
- Medeni Usul Hukukunda şahit ile ispat edilebilecek haller
Cases that can be proved with witness in Civil Procedure Law
FATİH ZORA
- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu çerçevesinde ticari defterlerin ispat gücü
The strenght of evidence of commercial books as per Code of Civil Procedure numbered 6100
ALİNUR DENGİZ
Yüksek Lisans
Türkçe
2020
HukukKadir Has ÜniversitesiÖzel Hukuk Ana Bilim Dalı
DR. ÖĞR. ÜYESİ MEHMET ERTAN YARDIM
- Medeni Usul Hukukunda delil başlangıcı
Prima facie evidence in the Law of Civil Procedure
OZAN TOK
Yüksek Lisans
Türkçe
2015
HukukMarmara ÜniversitesiÖzel Hukuk Ana Bilim Dalı
PROF. DR. MEHMET KAMİL YILDIRIM
- Delil başlangıcı
Commencement of proof
GÜLNUR HELİN KARAGÖZ
Yüksek Lisans
Türkçe
2020
HukukBahçeşehir ÜniversitesiÖzel Hukuk (medeni Usul ve İcra İflas Hukuku) Ana Bilim Dalı
DR. ÖĞR. ÜYESİ MELİS TAŞPOLAT TUĞSAVUL